mardin mor agop süryani kilisesi rahibi daniel kaçırıldı! trabzon ve malatya katliamlarında akan kan kurumamışken...
"sizin dininiz size, benim dinim bana/ kafirun suresi"
| İş: Meryem Ana, Memed Erdener, 2003 |
Antikapitalist hava sahası hareketi
mardin mor agop süryani kilisesi rahibi daniel kaçırıldı! trabzon ve malatya katliamlarında akan kan kurumamışken...
Duydum ki DTP'ye açılan kapatma davasının gerekçesinde Mahmut Alınak'ın başbakana gönderdiği Kürtçe mektup da varmış... Davayı açan Cumhuriyet Başsavcılığı'na Bazı antlaşma ve yasa hükümlerini hatırlatmak isterim. Bu arada Sevr paranoyaklarının, Lozan İnisiyatifi filan kuran perinçsizlerin de kulakları çınlar belki...
Lozan Andlaşması Madde 39 :
Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır.
Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe'den başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.
Bu maddeye bakılırsa mitinglerde de basında da mahkemelerde de Kürtçe konuşulabilir. Bu konuda hiçbir kısıtlamaya izin vermiyor. Peki bu maddeye uymak zorunda mıyız? Anayasamıza bakalım...
Anayasa madde 90:
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
Vakit paçavrasının "küstah" diyerek hedefe koyduğu sergiyi destekliyoruz! Sergi videosunu ve Hafriyat'tan extramücadele ile yapılmış söyleşiyi izleyebilirsiniz...
AMA 400 BİNİ KAÇAR...
“Küresel savaş çağında yaşıyoruz.
Bu savaş, çatışma ve çarpışmaların büyük bölümü gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşiyor. İmparatorluk'un merkezi dünyanın geri kalanına acımasızca şiddet ihraç etti. Öte yandan, sömürgelikten çıkma ve bağımsızlık aşamasından modernleşme ve küreselleşme aşamasına yapılan zorlu geçişte gelişmekte olan dünyanın karşı karşıya bulunduğu bir zorluk da söz konusu.
Üçüncü Dünya, batılı olmayan dünyanın uzun sömürgelik yıllarından sonra bağımsızlaşma, kendi ulus devletlerini, kendini tanıma, bağımsızlık ve eşitlik ilkeleri temelinde icat etme projesiydi. Modernleşme tam da bu hedefe giden yol haline geliyor ve çoklu modernlikler bu yolun ideolojik ana hatlarını sağlıyor.
Dolayısıyla Üçüncü Dünya, tanımı itibarıyla küresel bir proje. Kitleleri, Üçüncü Dünya için mümkün tek yol olarak modernleşmenin önemine ikna etmek için elit sınıfın “daha aşağı” sınıfların, silahlı kuvvetlerin ve uluslararası yardımın kabul, işbirliği ve desteğine bağlı modernlikleri ve reformları dayatmanın tepeden inme modellerine başvurması gerekmektedir.
Bu dayatma genellikle şiddetli ve diktatörce olmuştur ve halkın hayat koşullarındaki soysuzlaşmaya egemen sınıfların ayrıcalıklarını protesto ederek tepki göstermesi, IMF ve Dünya Bankası gibi liberal kapitalist güçlerin dış ve uluslararası aracılarına karşı kitlesel hareketlilik ve protestolarla direnerek toplumsal haklarını geri alması gerekmektedir. Bu toplumsal hareketlilikler aynı zamanda uzun süredir “gömülü”, sağ milliyetçilik, etnomerkezcilik, ırkçılık ve dini tutuculuk gibi bir çok muhafazakar ideolojiyi ve değerleri de uyandırdı ve bu grupların “yeniden doğması”na ve kritik toplumsal boşluklar içerisinde popüler olmasına izin verdi.
Üçüncü Dünya şimdi bir çelişki ile karşı karşıya; “yeniden doğuş”a varabilmek hem bir kriz hem de bir hedef haline geldi. Kilit soru, batılı olmayan dünyanın hala, liberal kapitalizmin sürüklediği ve Batılı güçlerin tahakkümü altındaki küreselleşmenin doğurduğu zorluklar karşısında etkili modernleşme ve modernlik modelleri icat edip edemeyeceği.
Batılı olmayan ilk modern cumhuriyetlerden ve gelişen dünyanın kilit oyuncularından biri olarak Türkiye'nin tarihi ve son dönem konumu bu yöndeki en radikal, çarpıcı ve etki uyandıran vakalardan birini oluşturuyor. Ancak can alıcı bir sorun, Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: reformların, devrimci birer araç olarak gerekli olmalarına rağmen yarı-askeri bir şekilde dayatılması demokrasi ilkesine aykırıydı; milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun “taban”ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar.
Bu küresel savaş ve liberal kapitalizmin küreselleşmesi çağında, modernleşme ve modernlik tartışmasına tekrar can vermek ve toplumsal gelişmeyi iyileştirecek eylemci öneriler ortaya koymak imkansız değil, üstelik gerekli. Bugün modernleşme yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde, ve bireysel yerellikler ile “küresel” arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Başka bir deyişle,Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir.Bu geçiş halindeki küresel durum için de geçerli...
BİNAENALEYH BİENAL ALEYHTARIYDIM….
Çok değil, yedi sekiz yıl öncesine kadar bienal sözcüğünü duyduğumda ulaşılmaz mekanlarda gerçekleştirilen ulaşılmaz sanatsal etkinlikler, anlaşılmaz sanat eserleri canlanırdı kafamda. Daha doğrusu canlanamazdı. Hatta bienal sözcüğünü ilk duyduğumda nedense katedral sözcüğünü çağrıştırdığını hatırlıyorum bana. Gizemli bir mekan çağrışımı. Belki o mekanın içine yerleştirmiştim zihnimde anlaşılamaz sandığım o sanat işlerini… Sonra bienalin sözlük anlamının “iki yılda bir” olduğunu öğrendim ve doğrusu epey rahatladım, huzur buldum. Şimdi hazır 10. İstanbul Bienali sürerken yazayım ve eğer o zamanlar benim hissettiklerimi şu sıralar hissedenler varsa, onlara da huzur vereyim istedim.
Şimdi şu Bienal, iki yılda bir anlamını taşıyan bir kelime. Bienallerin temeldeki ortak amacı iki yıllık ürünü sergilemek. Uluslararası alanda fazla “insan içine çıkmamış” çağdaş sanatçılara büyüyüp gelişmeleri ve hayatta kalmaları için bir temel oluşturmak. Çağdaş sanata kapısı sonuna kadar açık. Bienaller, günümüzde sanatın gelindiği son nokta olarak kavramsal sanatlarla (Conceptual Art) gerçekleştiriliyor.
Kavramsal Sanat geniş anlamda sanatı kuramsal düzlemde çözümlemeyi, yapısını araştırmayı amaçlayan; mantık, felsefe gibi zihinsel süreçlerle yakından ilişkili bir sanat. Oluşumları, gösteri sanatı, vücut sanatı, çevresel sanat, yeryüzü sanatı, yoksul sanat, süreç sanatı ve video sanatı ile birlikte "Nesne sonrası Sanat" (Post Object Art) olarak sıralayabiliriz.
Tüm bu sanatlar düşünceyi - kavramı iletmede gösterge olarak dili, çeşitli nesneleri, bir insanın kendini ya da doğayı kullanıyorlar. Kavramsal Sanatın ilkelerini oluştururken yararlandığı görüşler; İzlenimcilik, Kübizim, Dadacılık, Duchamp'ın Hazır Nesne'si, Pop Sanat, Foto Gerçekçilik ve Minimal Sanat'tan yapılan alıntılardır.
İlk Venedik Bienali 1895'te düzenlendi. Dünyanın birçok yerinde benzeri etkinliklerin harekete geçmesini sağladı. Bienal'in ilk durumuyla bu günkü durumunu karşılaştırırsak aradaki fark büyük olmasına karşın, temelde kavramın aynı olduğunu görürüz.
Johannesburg, Sidney, Kwangju, Montréal, İstanbul, Havana, Berlin, Sao-Poulo, Venedik, Taipei, Dakar çağdaş sanat bienallerinin düzenlendiği kentlerden bazıları.
Bienaller Doğu ile Batı’yı birleştirmek ya da iki kutuplu dünyanın biraraya gelmesiyle ilgilenmiştir. İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle uyum, zaman, biri ötekine kapalı olan bu iki bloktaki ülkeleri birbirine yaklaştıracak jeopolitik bir gelişmeye hizmet etmektedir. Bu yeni yüzleşme, çağrılı bir çok ülkeyi, sanatçıları ve eleştirmenleri bir araya getirmekte etkili olabilir. Yerel bir sahne için bütün bu kişiler gerçek bir dinamizm oluşturarak kaynaşmakta, birbirleriyle görüşme olanağı bulmaktadır.
Bütün bu bienaller evrenselliği yansıtmak amacına yöneliktir. Uzun bir zaman Avrupa ve Birleşik Amerika dışındaki ülkelerin sanatçıları üzerine bilgi sahibi olmak oldukça zordu. Bienaller bu imkânı sağlamaya da katkıda bulundu.
İşte böyle değerli okurlarım. Binaenaleyh nicedir bienal aleyhtarı değilim ve hatta bu yılki “bildirisini” çok anlamlı buluyorum... Aşağıda o metni bulacaksınız.
İMKANSIZ DEĞİL ÜSTELİK GEREKLİ:
KÜRESEL SAVAŞ ÇAĞINDA İYİMSERLİK
Küresel savaş çağında yaşıyoruz.
Bu savaş, çatışma ve çarpışmaların büyük bölümü gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşiyor. İmparatorluk'un merkezi dünyanın geri kalanına acımasızca şiddet ihraç etti. Öte yandan, sömürgelikten çıkma ve bağımsızlık aşamasından modernleşme ve küreselleşme aşamasına yapılan zorlu geçişte gelişmekte olan dünyanın karşı karşıya bulunduğu bir zorluk da söz konusu.
Üçüncü Dünya, batılı olmayan dünyanın uzun sömürgelik yıllarından sonra bağımsızlaşma, kendi ulus devletlerini, kendini tanıma, bağımsızlık ve eşitlik ilkeleri temelinde icat etme projesiydi. Modernleşme tam da bu hedefe giden yol haline geliyor ve çoklu modernlikler bu yolun ideolojik ana hatlarını sağlıyor.
Dolayısıyla Üçüncü Dünya, tanımı itibarıyla küresel bir proje. Kitleleri, Üçüncü Dünya için mümkün tek yol olarak modernleşmenin önemine ikna etmek için elit sınıfın “daha aşağı” sınıfların, silahlı kuvvetlerin ve uluslararası yardımın kabul, işbirliği ve desteğine bağlı modernlikleri ve reformları dayatmanın tepeden inme modellerine başvurması gerekmektedir.
Bu dayatma genellikle şiddetli ve diktatörce olmuştur ve halkın hayat koşullarındaki soysuzlaşmaya egemen sınıfların ayrıcalıklarını protesto ederek tepki göstermesi, IMF ve Dünya Bankası gibi liberal kapitalist güçlerin dış ve uluslararası aracılarına karşı kitlesel hareketlilik ve protestolarla direnerek toplumsal haklarını geri alması gerekmektedir. Bu toplumsal hareketlilikler aynı zamanda uzun süredir “gömülü”, sağ milliyetçilik, etnomerkezcilik, ırkçılık ve dini tutuculuk gibi bir çok muhafazakar ideolojiyi ve değerleri de uyandırdı ve bu grupların “yeniden doğması”na ve kritik toplumsal boşluklar içerisinde popüler olmasına izin verdi.
Üçüncü Dünya şimdi bir çelişki ile karşı karşıya; “yeniden doğuş”a varabilmek hem bir kriz hem de bir hedef haline geldi. Kilit soru, batılı olmayan dünyanın hala, liberal kapitalizmin sürüklediği ve Batılı güçlerin tahakkümü altındaki küreselleşmenin doğurduğu zorluklar karşısında etkili modernleşme ve modernlik modelleri icat edip edemeyeceği.