blog action day 08 (blog hareket günü) bu yılın temasını yoksulluk olarak belirlemiş. mesela biz şimdi yoksulluk, tuzla'dır desek, 100'den fazla işçinin öldüğü bu 'insan öğüteci'nin siciline bakmaya taa 2004'ten, şurdan başlasak. tuzla'nın nasıl da siyaseti aşan, 'yandaşlığı' alaşağı ediverecek apaçık sırsızlığını şimdilik şurdan okuyuversek. 'her şey mubah'çılardan olmadığımızı, yıldırım türker'in şu güzelim öfkesinden yola çıkarak biraz kanıtlasak birbirimize. şimdilik bunları sindirsek yeter. blog action day'in yoksulluk gündemi için kafa yormaya başlamak için çok neden var memlekette..
..."liberal demokratlar" ordusu bugün çanakkale direnişine, işgalciler karşısında elde silah dövüşen efelere, asker kaçaklarına, çetelere, kuvvacılara saldırıyorsa, durup bir düşünmek, derin manayı çözmek gerekir...
yukarıdaki satırların yazarı kim olabilir? hangi siyasal görüştendir sizce bu şahıs? kendine yakıştırdığı kimlik hangisidir?
A) islamcı anti-emperyalist
B) ulusalcı
C) kemalist
D) marksist
E) ülkücü
zorlandınız mı? o zaman alıntının devamını da ekleyelim. bir kaç seçeneği elemek mümkün olur belki.
...bağımsızlık talebi milliyetçilikmiş! evet, şimdilerde "sol"da pek bir revaçta bu laf. sizi köpek ruhlular sizi!.. O zaman "yaşasın ikinci bağımsızlık savaşımız!" diye ayaklanan, yerlisinden avrupa kökenlisine, melezine kadar tek yumruk olup meydanları anti-emperyalist sloganlarla dolduran latin amerika halkları da milliyetçi!..yazar düpedüz zıvanadan çıkmış. "latin amerikalıların" milliyetçi olmadığını ileri sürüyor. oysa birinci bağımsızlık savaşlarında da milliyetçiydiler, küba devriminde de öyleydiler, şimdi de milliyetçiler. aslında yazar, "milliyetçiliğin kötü bir şey olabileceğini ima edenler köpeklerdir" demeye getiriyor da açık açık söyleyemiyor. ulaşamadı henüz o "güzel kafaya", rahatlayamadı bir türlü!
milliyetçiliği, milliyetçi çeteleri, milliyetçi bombacıları, ergenekonu, darbe girişimlerini deşifre eden herkesi akp ajanı sanan paranoid şizofren yazarımız, hakkında kampanya başlattığımızı sağda solda anlatan, yazan hakan gülseven'den başkası değil. takmış kafasına solculuğu, milliyetçiliğe pupa yelken açmış gidiyor. türkiye stalinist solunun öncüllerinin zerre kadar milliyetçi olmadığını iddia ederek, buna delil olarak amerikan emperyalizmiyle mücadele jargonunu göstererek, var olanı gizleyip güzelliyor.
üstelik, şimdi de hakim aynı jargon stalinist solda. zerre kadar değişmedi ki! bir fabrika yabancılara mı satılacak, hemen "bu memleket bizim" sloganı atılıyor. bu slogan işçi sınıfının kafasındaki hakim ideoloji olan milliyetçilikten üreyip onu yeniden üretmiyor mu? yani "bu memleketin neresi bizim yahu" sorusunun sorulmasını geciktirmiyor mu? hakan gülseven bal gibi biliyor bunu. niye ayrı duruyor? stalinistlerle, bilemem artık, başka milliyetçilerle birleşmelidir. o saldırgan bir vatanseverdir. yeri vatanseverlerin yanıdır.
Goober Patrol _mind The Gap from Tom Blyth on Vimeo.
izlediğim müzik bloglarını yazmayı bir süredir düşünüyordum. bir kısmını toparlayıp "müzik blog" başlığıyla üçüncü sütunun altına ekledim. çoğunlukla alternatif müzik konularının ele alındığı bu blogların izlenmesinde yarar var. şimdi hatırlamıyorum, birinde mad season'a rastladım. bir jenerasyonun rock tutkunlarının tadı damağında kalan ve önce basçıları baker'ın, ardından da efsanevi solistleri layne staley'in ölümünün ardından "tarih " olan grubun '95 tarihli albümü above'ı ve seattle sounduna çok şey kazandıran bu adamı anmak istedim. yandaki albüm kapağı da staley'in çizimi.
above albümünü şuradan indirebilirsiniz.
above albümünü şuradan indirebilirsiniz.
deniz feneri patlağıyla kudurup sağa sola çarpan lastik iktidarla, sahtekar, savaş çığırtkanı, ahlaksız burjuva medyasının kavgası var, işte şimdi tam da "yiyin birbirinizi" demenin zamanı! "üçüncü yol" işte böyle bir anda bizim yolumuz. soldaki ergenekon tartışmalarına işte böylece teğet değip asıl meseleye geleyim.
merhametin kurumsallaşması
deniz fenerinin sloganı "yüzyılın iyilik hareketi"ydi. hakikaten, yakinen biliyorum, pek çok yoksul aileye "yardımları" dokundu. ancak bu yapılan gerçekten iyilik mi? ramazan ayındayız. dört bir yanda yoksulları doyurduğu söylenen iftar çadırları. fitre ve zekat toplama kampanyaları. türk hava kurumu bile dağıttığı zarflarla fitre topluyor. sıradan inananlar bu gibi kurumlara yaptıkları yardımlarla vicdanlarını rahatlatıyorlar. oysa merhamet son derece kişisel bir duygu. şimdi merhamet kurumsallaşıyor ve samimi inananların merhamet etmelerinin neticelerini denetleyebilme, sonuçlarını görüp "mutlu olabilme" şansları da ellerinden alınıyor. merhamet kurumsallaştıkça kolpa olasılığı artıyor. bu meselenin bir yanı. asıl ahlaksızlık "komşusu açken tok yatan bizden değildir" inanışında gömük. bu inanış sermayenin egemenliğini kabullenmiştir.
korkunç kötülükler ve mülkiyet hakkı
hatırlatmaya hacet yok. yoksulluk kapitalizmin yapısal sorunu. yoksulluk sorununu çözebilmiş bir kapitalist ülke yok. yoksulluk sınırı ülkeden ülkeye değişse de böyle bir kriterin varlığı söylediğimizin kanıtı. korkunç olan, kapitalizmin bu sorunu yoksulların hayatta kalmalarını sağlayarak çözmeye çalışması.
1857'de, brüksel'de I. iyilikseverler kongresi toplanmıştı. marks'ın damadı ve ünlü "tembellik hakkı"nın yazarı paul lafargue'nin anlatımına göre, fransa'nın lille bölgesinin en zengin fabrikatörlerinden biri olan bay scrive, yoğun tezahüratlar arasında kürsüye gelmiş ve şunları söylemişti: "çocuklar için birtakım eğlence olanakları sağladık. çalışırken şarkı söylemesini ve yine çalışırken sayı saymasını öğretiyoruz onlara; eğlendiriyor bu onları ve geçimlerini sağlamak için gerekli 12 saatlik çalışmayı cesaretle kabul ediyorlar."
bir çocuğun geçimini sağlamak için gerekli olan çalışma başından beri bu sistemde var. onlara iyilik yapmak isteyen başkaları da!
yapılan şudur: özel mülkiyetin yol açtığı korkunç kötülüklerin yoksullar üzerinde yol açtığı korkunç etkileri azaltmak için yine özel mülkiyeti kullanmak. mülk sahibi olmayan bir sınıfın soyundan geldikleri için çoğu zaman yoksulluk, bazen düpedüz açlık koşullarında yaşayan ve hayvanlar gibi çalışmak zorunda bırakılan insanların üzerinde son derece aşağılayıcı bir merhamet duygusu kılıcı var. orta sınıfların "günahlarından arınmak için" varlıklarının küçücük bir zerreciğini merhamet adı altında yoksullara bağışlamaları çok mide bulandırıcı. bu burjuvalar ve küçük burjuvalar, yoksulların ezik kalmasını istiyorlar! çünkü onlar yoksulların bir arada oluşturdukları güçten büyük bir maddi refah sağlıyorlar. yoksulların avurdu çökmüş yüzleri, sıska çocukları onların daha müreffeh geleceklerinin teminatı. hayırseverlik bu ilişkide en iyisinden romantik bir sadaka. "iyi müslümanların" traji-komik derecede kifayetsiz bir borç ödeme seramonisi. üstelik bu "borç", "ödeyenlerin" vicdanında küstahlığa yol açıyor. "yaparım da, öderim de" diyorlar içten içe ve zorbalıkları artıyor.
bu gün iftar sofralarında oturan, fenerlerden yardım alan yoksullar, zenginlerin sofrasından dökülen bir kaç kırıntıya zerre kadar gönül borcu duymazlar vakti geldiğinde. neden zenginlerin sofrasında oturmadıklarını sormaya başlarlar. el açanlar, el uzatanlara dönüşüverir. mülke uzanan el karşısında sınanır o vakit gerçek merhamet! ey hayırseverler, nereye kadar merhametiniz? biz yoksulun, zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaksızını severiz!
son haftalarda bm'nin bir çok kurumu ve sivil toplum örgütleri doğu afrika'da 14 milyon kişinin ağır beslenme sorunu yaşadığı konusunda uyarılarda bulunuyor. unicef, kuraklığın yıllardır somali, etiyopya ve doğu afrika'nın bazı bölgelerinde şiddetini arttırdığını belirtiyor. gıda üretimi azalıyor ve yerel çatışmalar da artıyor. bölgedeki insani yardım kuruluşu çalışanları da çatışmalardan etkileniyor. somali'de son aylarda çok sayıda yerli ve yabancı insani çalışan saldırıların hedefi oldu. bu yıl içinde dünya gıda programı için çalışan altı somalili şoför öldürüldü. bm'ye göre 3,2 milyon somalili, diğer bir ifadeyle nüfusun yüzde 40'ı yılın sonuna kadar insani bir yardıma ihtiyaç duyuyor. bu da ocak 2008'den bu yana yüzde 77 artışa denk geliyor.
yani bir kıta hızla çöküyor. kapitalizm ebe-sobe oynuyor! antikapitalist hareketin yüzünü afrika'ya daha çok dönmesi gerekiyor...
önce bir hikâye:
BİR telefon. Tanıdığımız bir polis şefi gülüyor:
"Gel, seni Nuri Baba'yla tanıştırayım!"
"Nuri Baba kim?"
"Gel, pişman olmazsın!"
Emniyet Müdürlüğü'nün bir odasında "Nuri Baba" ile tanışıyoruz; "Nuri Baba" eski polislerden, yeniler onlara "Kulağı kesik" derler. "Nuri Baba" Boğaz tarafında bir karakolda yirmi yıldır görev yapıyor, artık karakol ondan sorulur, onunla anılır olmuş, tanımadığı yok...
***
MÜDÜRİYETTEN telefon. Amirlerden biri arıyor:
"Nuri Baba, filan kilisenin papazı Yani'yi al gel!"
"Nuri Baba" Rum papaza arka çıkıyor:
"Beyim, iyi adamdır bu papaz, kötü bir şey yapmaz!"
"Nuri Baba, uzatma, hakkında ihbar var, al getir!"
Ne yapsın "Nuri Baba", papazı alır, birlikte vapura binerler, Bebek'te inecekler. Tramvayın arka sahanlığında "Nuri Baba" bir sigara yakar, Ortaköy'e gelince bir bakar ki "Papaz Yani" yok, kaçmış...
***
TRAMVAYDAN aşağı atlar, Dereboyu'nda her gördüğüne sorar:
"Papazı gördün mü?"
Kimse görmemiştir...
"Nuri Baba" yanmıştır, müdüriyette adamın çırasını yakarlar, derken karşıdan gelen bir papaz görür, koşar yakalar, papaz şaşkındır, "Nuri Baba" ihtar eder:
"Şimdi seni müdüriyete götüreceğim, kimseyle konuşmayacaksın, yoksa yanarsın!"
Papaz korkar, Sirkeci'ye, müdüriyete gelinir, "Nuri Baba" Birinci Şube'ye çıkar, zimmet defterini nöbetçi memura imzalatır, papazı teslim eder, ver elini Boğaziçi...
***
ORTAKÖY'de yakalanan papaz iki gün nezarette kalır, korkudan ağzını açamaz. "Nuri Baba" yol boyunca tembih etmiştir:
"Sorulmadan konuşma, ağzını açarsan yanarsın!"
Polisler cebindeki üç beş kuruşla ona peynir ekmek ve sigara alırlar, iki gün sonra sorguya çekilir:
"Gel bakalım papaz efendi. Adın ne?"
"Kirkor!"
"Ne Kirkor'u, sen Yani değil misin?"
"Hayır beyim, ben Kirkor'um!"
"Yoksa sen Rum değil misin?"
"Tabii beyim, ben Ermeni'yim!"
Papazın başına gelenlere sorguyu yapanlar katıla katıla gülerler. Ermeni papazı bırakıp, "Nuri Baba"yı müdüriyete getirirler.
"Nuri Baba"nın savunması müthiştir:
"Ne fark eder beyim, o da papaz, bu da papaz!"
6 eylül'e az kaldı. yukarıdaki hikâye, hikaye dediğimize bakmayın, yaşanmışlık, can dündar'ın 6-7 eylül olaylarıyla ilgili hazırladığı "o gün" belgeselinden.
1955’in 6 Eylülü. Başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar’da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleşti. İki gün boyunca devam eden olaylarda birçok gayrimüslim yaralanırken, yaşamını yitirenler oldu. Maddi hasar ise çok büyük boyutlardaydı. Kalabalık güruhun önüne çıkan tüm dükkânlar, kiliseler yağmalanmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri önceden haberdar oldukları halde herhangi bir müdahalede bulunmadan olayları izlemekle yetindiler. Olayların ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi geride bırakarak yaşadıkları alanları terk etmek zorunda kaldılar. Olayların tarihsel gelişimi, eski despotik devlet geleneği üzerinde yükselen yapının yeni sahiplerinin sınıfsal ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi.
Kapitalist üretim ilişkilerinin yeni yeni nüfuz etmeye başladığı Osmanlı devletinin son dönemine kadar, ticaret, ağırlıklı olarak gayrimüslim tebaanın eliyle yürüyordu. Bu olgu TC’nin kuruluş yıllarında da varlığını sürdürecekti. Lozan Konferansıyla “azınlık” statüsü verilen Rumlara ve diğer gayrimüslimlere, yeni gelişmekte olan Türk burjuvazisi bir taraftan gıpta bir taraftan da açgözlü bir kinle bakıyordu. Bu “azınlıklar”ın burjuva kesimlerinin sahip olduğu servet ve mülkiyete çeşitli biçimlerde el koyma girişimleri en açık ifadesini aslında daha II. Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile bulmuştu.
diyor yazar. evet, 6 eylül'e az kaldı. ne misaferperveriz! sanki ev sahibi bizmişiz gibi!
nasıl bir yıkımla karşılaştı ırak? işgal ne demek? unuttuk gitti mi attığımız savaş karşıtı naraları? savaş karşıtlığı naif bir barış yanlılığı mı sadece? bir kültür imha ediliyor! dünya onun bir parçası olmuş, o'nu vareden emeklerin toplamı bir yöresini yitiriyor. o'nu yitirmesi demek, kendini sağlıkçı olduğunu iddia eden bir sahtekara emanet eden kanserli bir hastanın çaresizliği demek. kanser yayılıyor... kanıksanmaması için fotoğraf bağırıyor.




