Aradan 29 yıl geçmesine karşın darbecilerin lideri, zamanın genelkurmay başkanı Kenan Evren hâlâ yargılanamadı. En küçük bir rahatsızlığında devletin kaynaklarıyla hemen tedavi edilip yaşamını sürdürüyor. Pek tabi tedavi olsun, her şeye rağmen insandır ama yaptığı darbenin yanlış olduğunu, cezalandırılması gerektiğini hem kendisi, hem de kamuoyu bilmelidir. Darbenin mahkum edilememiş olması bu konuda toplumsal bir talebin oluşmadığını da göstermektedir. Pek çok ülkede askeri darbe gerçekleştirenler ülkelerinde yargılandılar.

12 Eylül darbesinin getirdiği ’82 anayasası 29 yıl geçmesine karşılık köklü olarak değiştirilemedi. Darbeciler bu anayasayla kendilerini güvence altına aldıklarından, 29 yıl boyunca toplum sık sık darbe tehdidine maruz kalabildi. 28 Şubat bu güvencenin verdiği cesaretle gerçekleştirilmiştir. 28 Şubat darbecileri de yargılanmalıdır.

Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe girişimcileri ise bugün Ergenekon sanığı olarak tutuklu yargılanmakta. Onlar yargılanırsa 1980 askeri diktatörlüğü ve diğer darbelerin yargılanmasının da önü açılacaktır.

AKP hükümeti darbe teşebbüsçülerinin yargılanmasının önünü açmıştır. Ergenekon savcılarınının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından görevden alınmaya çalışılmasına karşı çıkarak soruşturma sürecini desteklemiştir.

Türk solu bu süreçte darbecilerin yargılanmasını istemeli ve Ergenekon soruşturmasının peşini bırakmamalıdır.

’80 askeri darbesinin hala sürdüğünü iddia etmek siyasi gelişmeleri anlamamak anlamına gelir. Bir kere, askeri diktatörlüğün sürdüğünü ima etmek demektir. Aradan bunca yıl geçti; sendikalar, siyasi partiler kuruldu ve seçimlere katıldılar. Bu seçimlere sol ve sosyalistler de katıldı. Bu süreçlerin yaşandığı yerde 12 Eylül’ün devam ettiği söylenemez, devam etseydi bırakın seçimleri hiçbir muhalif ses duyamazdınız.

Darbe anayasası temel maddelerde değiştirilememiştir. Bu doğru. Ancak değiştirilemedi diye 12 Eylül sürüyor demek, sınıf mücadelesinin, insan hakları ve demokrasi mücadelesinin kazanımlarını görmezden gelmek demektir. Sermaye sınıfının değişen ihtiyaçlarını bile doğru dürüst kavrayamamak demektir.

Bugün Silivri’de darbeciler yargılanıyor. Eğer onlar yargılanıp cezalandırılırsa; 12 Eylül, 12 Mart ve 1961 darbelerinin yargılanmasının önü açılır.

Oysa kendini solda gören anlayışılar 12 Eylül darbesinin yargılanmasıyla kendilerini sınırlı tutarak 28 Şubat ve 4 askeri darbe girişiminin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Son 10 yıldır yaşananlar sanki yaşanmamış gibi davranılmaktadır.

12 Eylül öncesi sermaye örgütleri TİSK, MESS ve TÜSİAD darbenin gerekli olduğuna dair birçok kampanyanın altına imza atmışlardı. Darbe öncesi TİSK Başkanı Halit Narin bu durumu veciz bir şekilde “Devlet güvenlik mahkemeleri olmadan üretim olmaz” diye açıklamıştı. Darbenin hemen ardından yine Halit Narin; “Şimdiye kadar biz ağladık, onlar güldü. Şimdi sıra onlarda” ve Vehbi Koç, “12 Eylül devletin yeniden kurulmasıdır.” açıklamalarını yapmışlardı. Darbelerin yalnızca askerlerin veya ABD’nin kafasından çıkmadığının, sistemin ürettiğini birer sonuç olduğunun güzel kanıtları…
Eğer darbenin 29. yıldönümünde “AKP 12 Eylül faşizminin devamıdır” veya “29 Yıldır 12 Eylül - Darbeciler Hesap Verecek” afişlerinin içine Evren, Özal ve Erdoğan’ın resimlerini yan yana koyarsanız; siyaseten, sapla samanı karıştırmış olursunuz. TKP ve ÖDP bunu yapmaktadır. Bu iki afiş Türk solunun neden milliyetçi konuma düştüğünün tipik göstergesidir.

12 Eylül askeri darbesini faşizmle özdeşleştirip AKP’yi bunun bir devamı olarak görürseniz sadece şu anki hükümeti düşman belirler, öncekileri ve sistemin bütününü gözlerden kaçırır ve siyasetinizi bunun üzerine kurarsınız. Evren, Özal ve Erdoğan resimlerini yan yana koyarak siyasi gelişmelerin anlaşılmasının önünü kapatırsınız. AKP’yi 12 Eylül cuntansının ortaya çıkardığını söyler toplumun büyük çoğunluğunun bu partiyi neden desteklediğini anlayamazsınız. 1979'dan beri Kürtlerle yürütülen kirli savaşı açıklayamazsınız.

CHP de 12 Eylül’ü farklı değerlendirmiyor. AKP’yi 12 Eylül darbesinin bir ürünü olarak görüyor. Türk solu ve sosyalistlerinin pek çoğu, toplumu anlamak gibi bir dertleri olmadığından, geniş kitlelerin kandırılmış cahiller olduğunu düşünür. Böylece, CHP, TKP ve ÖDP aynı kulvarda at koşturur!

Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu geçtiğimiz yıl 21 Haziran gösterisinde binlerce kişiyi darbeye karşı harekete geçirdi. Türk solu ve sosyalistlerinin önemlice bir kesimi bu koalisyona ‘İslamcılar’ ile birlikte eylem yapılmayacağını öne sürerek katılmamışlar ve eleştirmişlerdi. Oysa Türk solu ve sosyalistleri darbe başta olmak üzere birçok tehdide karşı en ön saflarda kampanyaların bizzat örgütleyicisi olmalıdır. Irkçıların dışında herkesle siyaset etmeyi, demokrasi kavgasını yapmayı öğrenmelidir.

Ergenekon soruşturmasının önemini, barışın önemini görmez, Ermeni soykırımına karşı derin devletin tutumunu benimserseniz, demokratik kazanımların önemini hiç mi hiç anlayamazsınız. Cumhuriyet mitinglerinin darbeci karakterini anlayamazsınız. Nitekim Türk solunun varlığını hissettirebilen genişçe bir kesimi milliyetçilerin ve darbecilerin yanına düşmüştür. Barış sürecine milliyetçi çıkarlar temelinde yanıt üretmiştir.

12 Eylül darbecileri bir sistemin ürünüdür. 12 Eylül ancak demokrasinin yanında yer alarak, darbe girişimlerinin yargılanması konusunda açık tutum alarak ve Kürtlerin yanında barışın tarafında tutum alarak yargılanabilir. En önemlisi de milliyetçilikten sıyrılarak tüm darbelerin yargılanmasının önü açılır. Solcular bu demokrasi mücadelesinin en ön saflarında çarpışmak zorundadır. Yeni sol ancak bu mücadelelerin içinden çıkacaktır.

Cumartesi, Eylül 12 0 yorum


sera etkisi deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bolbol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
YAĞARDI

ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur KALIN
ve KARARLI
ve DÜZENLİ yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını DUYARDINIZ
ve DOLU,
büyük BUZDAN KAYALAR
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
DURMAZDI

ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde
tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar

bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.
korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.

babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden
ayrılana kadar.
"Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez
daha vurursan ona öldürürüm seni!"
"Çabuk bu orospu çocu'unu
çıkar burdan!"
"hayır, Henri, annenin
yanında kal!"
evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri
uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
Nuh'u hayal ederek
ve Gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.

hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5, 6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı
ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
Van Gogh sarısı
çılgın, köredici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
PENG!PENG!PENG!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.

kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır
ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını
kotarırlardı.
erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.
ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben
yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş,
evde annemler,
okula
zamanında vardım.
Bayan Sorenson bizi
"bugün tenefüs yok,
yerler çok ıslak"
diyerek karşıladı.
çocuklar "AOF"
bağırdı bir ağızdan.
"fakat tenefüs saatinde
çok farklı birşey
yapacağız," dedi,
"ve çok zevkli
bir şey!"
hepimiz merak ettik
bu çok zevkli şeyin
ne olduğunu
ve o iki saat
Bayan Sorenson
dersini anlatmaya
devam ederken

bir türlü geçmek bilmedi.
Küçük kızlara baktım,
çok tatlı ve temiz ve
dikkatli görünüyorlardı,
uslu ve dik
oturuyorlarken sıralarında
ve saçları
Kaliforniya
güneşi altında
çok güzeldi.
sonra tenefüs zili çaldı
ve hepimiz eğlenceyi
beklemeye koyulduk.
ardından Bayan Sorenson sınıfa seslendi:
"şimdi ne yapacağız
biliyor musunuz, birbirimize
yağmur sağanağı sırasında
neler yaptığımızı anlatacağız!
en ön sıradan başlayıp
arka sıralara doğru devam edeceğiz!
hadi Michael, sen başla!..."
ve hepimiz
hikayelerimizi
anlatmaya başladık, Michael başladı
ve herkes sırayla kalkıp devam etti,
ve sonra farkettik ki
hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen
yalan sayılmaz ama
çoğunlugu yalandı
ve oğlanlardan bazıları pis pis
gülmeye başladığında kızlar onlara
kötü bakışlar fırlattı ve
Bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı
"tam bir sessizlik istiyorum!
Siz merak etmeseniz de
ben
neler yaptığınızı
öğrenmek istiyorum!"
böylece biz de hikayelerimize
devam ettik
ve hepsi de hikayeydi.
bir kız gökkuşağı
ilk çıktığında bir ucunda
Tanrı'nın yüzünü
gördügünü söyledi.

bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.
bir oğlan oltasını
pencereden sarkıtıp
bir balık yakalayıp
kedisini
beslediğini söyledi.
hemen hemen herkes
bir yalan uydurdu.
gerçek
fazla acı
ve utandırıcıydı.
sonra zil çaldı
ve tenefüs bitti.

"teşekkür ederim," dedi Bayan
Sorenson, "hepsi çok
hoştu.
yarına kadar
yerler
kurur ve
kullanılabilecek
hale gelir."
çocuklardan bir
gürültü koptu.
küçük kızlar
dimdik ve uslu
oturuyorlardı,
çok tatlı ve
temiz ve
dikkatli,
saçları dünyanın bir daha
asla göremeyeceği bir güneşin
ışıkları altında
çok güzel
görünüyordu.

Charles Bukowski
Çeviri: Cem Duran

Cuma, Eylül 11 0 yorum


Sanayileşmiş ülkeler başta olmak üzere 178 ülke için artık bağlayıcı olan Kyoto protokolü ne yazık ki küresel iklim değişikliği için gerekli önlemleri almamaktadır.

Trakya ve Marmara bölgesinde 30 kişinin üzerinde ölüme neden olan sel felaketi bu önlemlerin alınmadığını ortaya koymuştur.

6 saat için metrekareye 120 kilogram yağmur düştü. Bu düz bir alanda 6 saatte suyun 120 santimetre yükselmesi demektir. Bu ilk anda, işine gitmekte olan insanların, kamyonetlerin içinde bulunanların ve zemin katta yaşayan birçok insanın suların altında boğulmaları anlamına geliyor. Derelerin taşması buna eklendiğinde binlerce insanın canı ve malı tehdit altında kalıyor.
Meteoroloji uzmanları bu yağışlardan daha yoğununu bekliyoruz derlerken gelecekteki felaketleri şimdiden duyurmuş oldular.

Bilim insanlarının tüm uyarılarına karşın fosil yakıtlarından vazgeçilmiyor. Güneş ve rüzgar enerjisi büyük şirketler tarafından engelleniyor. Karbondioksit gazı gezegenimiz için en önemli tehdit haline dönüştü. Küresel ısınmadan dolayı buzullar her geçen gün hızla eriyor.

Türkiye sera gazı etkisini yaratan gazları atmosfere en fazla yollayan ülke. Bilim insanları sera gazlarının yüzde 90 azaltılmasını istiyor. 12 Aralık’ta Kopenhag’da yapılacak yeni iklim zirvesine katılacaklar bilim çevrelerince uyarılıyor.

Küresel ısınmanın nedeni küresel sermayedir. Hükümetler gezegenimizi her geçen gün felakete sürükleyen küresel sermayeye karşı yeni önlemler almalıdır.

Ekonomik kriz nedeniyle şirketler kurtarılıyor, bütçeden savaşa sürekli para aktarılıyor. Deprem dışında meydana gelen felaketlerin, küresel ısınmaya karşı alınmayan tedbirlerin sonucu olacağı 17 yıl önce Kyoto protokolü hazırlanırken tartışılmıştı. Rusya’nın 2005 yılındaki imzasının ardından 2005'te Birleşmiş Mitler içindeki ülkeler tarafından bağlayıcı hale geldi. Türk Hükümeti geç de olsa bu yılın Şubat ayında bu protokolü imzaladı.

Protokol, iklim değişikliklerin nedeni olan CO2 ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salınımını azaltmayı hedefliyordu. Bilim insanları protokole uyulduğu takdirde yalnızca sorunu ‘yüzeyine temas edilebilir’ uyarısında bulunuyordu.

Onlar duyarsız olabilirler ama bu küresel felaketin mağdurları duyarsız kalamazlar.

IMF ZİRVESİ

IMF ve Dünya Bankası temsilcileri 6-7 Ekimde İstanbul’a geliyorlar. Küresel sermayenin yeniden yapılanması, kârlarına kâr katmak için uluslararası işbirliğini güçlendirmeye çalışacaklar. Krizden kurtarmak için milyarlarca dolar şirketler için harcandı. Bankalar kurtarıldı. Kriz bir doğal felaket gibi sunulmaya çalışıldı.

Oysa ne sel ne de ekonomik kriz doğaldır! Sel küresel ısınmadan kaynaklanır, ekonomik kriz dünya kapitalizminden. Tüm bunların tek nedeni var, o da küresel sermayedir.

IMF ve Dünya Bankası her yıl mutabakata vardıkları konularla milyarca insanı fakirleştiriyorlar. Bu yetmezmiş gibi gezegenimizi yok etmeye çalışıyorlar. Küresel ısınmayı hızlandırıyorlar.

Buna karşı geliştirilen kampanyalar yeni solun sesini şimdiden duyurur gibi.

Kuru ve içi boş bir anti-emperyalizm söylemiyle menkul Türk solu umarız bu süreci en azından 1 Mayıs gösterilerinde harcadığı emekle karşılar ve tüm kampanyaların örgütleyicisi ve destekleyicisi olur!

Perşembe, Eylül 10 0 yorum

1818'de, yani günümüzden 191 yıl önce doğmuş olan bir adamın fikirleri bize ne anlatabilir?

Tüfeklerin henüz tek kurşun atabildiği bir çağın insanı, bugünün uzaktan güdümlü füzeleriyle yüzbinlerce insanı, tek bir düğmeye basarak yok edebilme kudretine sahip emperyalizmle mücadelede, bize ne kadar yol gösterebilir?

Buharlı gemilerle, o da yalnızca gelişmiş ülkelerde, seyahat edilen bir devrin adamı, uzay mekikleriyle aya turistik seyahat düzenlenen 21. yüzyıl düzenine ne derece hakim olabilir? Telgrafın daha yeni yaygınlaşmaya başladığı, uzun yazışmaların, alıcısına haftalar sonra ulaştığı mektuplarla yapıldığı bir dönemde doğmuş biri, interneti beş yaşında çocukların bile kullandığı "enformasyon çağı"nı nasıl çözümler?

Paris'teki 1848 Şubat devriminin haberini, günler sonra Brüksel'in Nord garında bir tren makinistinden alan bir insan, birkaç dakika önce dünyanın bir ucunda yaşanan herhangi bir olayı TV'nin uzaktan kumandasına basarak haber alabilen kalabalıklara ne kadar yol gösterebilir?

191 yaşında bir ihtiyar olmasına rağmen fikirleri bütün toplum kesimlerince tartışılan; kimilerince sahiplenilip geliştirilen, kimilerinin beğenmeyip saldırdığı; kimilerince korkulup yasaklanan, kimilerinin sırtını güvenle yasladığı Karl Marks halâ dünyamızın işleyiş biçimini açıklamaya devam ediyor.

Antikapitalist hareket?

Son yılların en hararetli tartışmalarına yol açan anti kapitalist harekete neden anti kapitalist hareket diyoruz? Örneğin yalnızca nükleer santrallerin yasaklanması için mücadele eden kimi küçük gruplar neden anti kapitalist oluyor ki? Onlar varolan kapitalist sistemi yıkıp yerine başka bir sistem kurmaktan söz etmiyorlar ki!

Sadece, İztuzu sahillerinde deniz kaplumbağalarının yumurtlama haklarını savunan bir grup çevreci nereden anti kapitalist oluyormuş? Kendilerini yalnızca kadın hakları mücadelesiyle sınırlayan, hatta kadının kurtuluşunu sosyalizmde gören sosyalistlere şiddetle karşı çıkan feminist grupların anti kapitalistliği nereden geliyor? Onlar varolan iktidarlardan bazı iyileştirmeler talep ediyor, o kadar!
Protesto gösterilerine "Biz eşcinseliz, bu dünyada biz de yaşıyoruz" demek dışında bir taleple gelmeyen gay ve lezbiyenler mi anti kapitalist?

Yıllardır "eşit, bilimsel, parasız eğitim" sloganından başka bir şey üretmemiş öğrenciler mi anti kapitalist? Onların eşit ve parasız olmasını istedikleri eğitimi yine bu düzen vermeyecek mi? Öyleyse onlar anti bu düzenci değiller!
Her fırsatta üyelerini satan sendikalara kim anti kapitalist diyebilir? Kapitalistlerle masaya oturup uzlaşan onlar değil mi? Ya onların üyeleri, işçiler? İkide bir sokağa çıkıp bu düzenin bekçilerinden üç kuruş fazla para dilenen, biraz daha az çalışıp yaratacakları boş zamanlarda aylaklık etmek için çalışma saatlerinin kısaltılmasını isteyen şu cahil işçiler mi anti kapitalist?

Komünistlere lafımız yok. Onların anti kapitalistliği tescilli. Zaten yıllardır kapitalizmi yıkmak istediklerini bağıra çağıra söylüyorlar. Üstelik şimdilerde moda olan "Başka bir dünya mümkün" gibi muğlak bir sloganı değil, programı, kuruluş ve geçiş aşamaları 150 yıldır saptanmış olan "Sosyalizm!" sloganını getiriyorlar toplumun önüne.

Nasıl antikapitalist olunur?

Peki öyleyse bu sayılan insanlara biz neden anti kapitalist diyoruz? Şöyle bir toplantı hayal edelim: birbirinden çok değişik sorunlar yaşayan ve bu sorunlara duyarlı, çözülmesi için bir şeyler yapılması gerektiğine inanan bir grup insan bir araya gelmiş. Kimi nükleer santrallerin hayatımızı tehlikeye attığını ve her şeyden önce buna engel olunmazsa hepimizin yok olacağını anlatıyor. Biri çıkıp İztuzu sahillerindeki kaplumbağaların soylarını tüketmeye kimsenin hakkı olmadığını, bunu mutlaka durdurmak gerektiğini anlatıp duruyor.

Bir diğeri kadının toplumda çektiği acılar sona erdirilmeden başka hiçbir kazanımın önemli olmadığını; başkası eşcinseller özgürleşmeden kimsenin özgür olamayacağını söylüyor da başka bir şey demiyor.

Bir öğrenci kalkıp her şeyin eğitim sisteminde başladığını, bu eğitim sistemini değiştirmeden başka hiçbir şey yapılamayacağını anlatıyor. İşçiler yaşam standartları düzelmeden mücadele etmenin anlamı olmadığını duyuruyor. Birileri de kalkıp "İlle de sosyalizm! Hepinizin derdi sosyalizmde çözülecek, merak etmeyin!" diyor; Nuh diyor, peygamber demiyor.

Sonra bunların hepsinin anlattığı sorunların sebebi düşünülüyor, araştırılıyor. Herkes elindeki verileri bir araya getirip ortaya koyuyor ve anlaşılıyor ki tüm sorunların kaynağı aynı: kapitalizm. Her taşın altından aynı mantık çıkıyor: kâr ve rekabet hırsı. O zaman karşı çıkılan şey de aynı: kapitalizm. İşte bu insanları fikirleri aracılığıyla ve yaşadıkları sorunlar nedeniyle bir araya getiren şey ortada: kapitalizm. Bu insanlar ortak bir mücadeleye yöneldiklerinde -ki Seattle'dan beri böyle- ortak bir düşmana zarar vermeye başlıyorlar: kapitalizme.

İlk antikapitalist

188 yaşındaki ihtiyarın bu mücadelenin ilk anti kapitalist aktivisti olmasının nedeni de tam da burada yatıyor.

Yaşadığımız sorunların kaynağının bizzat yaşadığımız çağı idare eden sistem olduğunu bilimsel yöntemlerle ilk ortaya koyan kişi o oldu. Tüm bu sistemin çarklarının emeğin sömürüsünden akan terle döndüğünü o kanıtladı: artı değer teorisini ortaya koydu. Kadim dostu Engels'le birlikte hayatın hemen her alanındaki -edebiyattan felsefeye, ekonomiden siyasete, işçi sorunlarından çevreye kadar- sorunlara yanıtlar üretmeye gayret ettiler. Örneğin (küçük bir ayrıntı) dönemlerinde popüler olan Eugene Sue'nun romanlarındaki ahlakçılığı onlar açığa çıkardı. Oysa dönemin eleştirel felsefi akımının yaratıcıları bu romanlardan belirsiz sonuçlar çıkarıyordu.

Feministlerin iddialarının aksine, kadın sorununa duyarlıydılar ki Kutsal Aile adlı ortak eserlerinde şöyle diyorlardı:

"Tarihsel değişimi belirleyen kadınların özgürleşme oranıdır. İnsanlığın zorbalığa karşı kazandığı zaferin bulunduğu nokta, kadının erkekle, zayıfın güçlüyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan durumdur. Kadının özgürlük derecesi toplumsal özgürlüğün doğal ölçüsüdür."

Başka pek çok konuda söylediklerini bulmak için yazdıkları koskoca bir külliyat var, hepsini burada ele almanın imkanı yok.

Bugünün süratle değişen dünyasını Marks'ın fikirleriyle anlamanın imkansız olduğunu düşünenlere şöyle denebilir: giderek hızlanan bu değişimin nedenini bizzat Marks'ta bulabilirsiniz. Tarihteki tüm egemen sınıfların tersine, burjuvazi ancak üretim güçlerini sürekli yenileyerek, sürekli devrimci dönüşümlere tabi tutarak egemenliğini sürdürebilen bir sınıftır. Bunu söyleyen ben değilim (İyi ki de değilim, yoksa bu olguyu 150 yıl önce değil, daha yeni kavramış olacaktık). Ve bir devrimci olan Marks, devrimci dönüşümler yaptığını söylediği bu sisteme karşı, hayatı boyunca mücadele etti.

Aktivist Marks

Devrim başladığında sürgüne yollandığı Brüksel'den Fransa'ya koşan, Paris Komünü'nde (1871'de Parisli işçileri 72 gün iktidara taşıyan ve sınıfsız toplumun temellerine çekirdek oluşturan devrim) barikatların arkasında işçilerle birlikte savaşan Karl Marks ilk anti kapitalist aktivistti gerçektende.

En iyi dostuyla birlikte yazdığı kitap (Komünist Manifesto) bize daha o günlerden bugün de yaşadığımız sorunların kaynağı olan kapitalizmi teşhir etti ve gelecek dünyanın ipuçlarını verdi. Alt tarafı 40 sayfalık bir metin olan bu kitap (belki tek tanrılı dinlerin kutsal kitapları hariç -onları da kaç kişi sonuna kadar okuyup anlamıştır 'tanrı' bilir) dünyada en çok dile çevrilmiş ve en çok satmış ve halâ satmakta olan bir abidedir. Çünkü halâ yüzbinlere esin kaynağı oluyor.

Sarhoşluktan ve halkın huzurunu bozmaktan hapse de düşen, sevgilisine yazdığı aşk şiirlerini yaşlılıklarında birlikte gülerek de okuyan Mağripli (esmer olduğu için dostları Marks'a Le Muare, Mağripli derdi) aktivist halâ uslanmadı. Aramızda dolaşıp gülümseyerek sözünü söylemeye devam ediyor: "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir."

Cengiz ALGAN

Salı, Eylül 8 0 yorum

Tarih 6 Ekim’ i gösterdiğinde IMF ve Dünya Bankası İstanbul’ da toplanacak. 185 ülkeden Merkez Bankası başkanları, Maliye Bakanları, finans şirketlerinin temsilcileri ile beraber 13 bin kişi krize karşı çözüm diyerek faturayı yoksullara ödetmek için bir araya gelecek.

IMF ve Dünya Bankası tüm dünyada gittiği her yere yeni liberal politikaları götürüyor. Güney Kore, Endonezya, Afrika ve IMF’ nin elinin değdiği diğer ülkelerin her birinde açlık, yoksulluk, borç batağı, işsizlik ve daha fazlası var. Eğitimi ve sağlığı paralı hale getirdiler. Paran yoksa “okuma”, hastaysan “öl” dediler. Sosyal hakları özelleştirmeleri dayatarak yok ettiler. Çalışanların ücretlerini düşürdüler. İşçilerin, öğrencilerin, emekçilerin haklarını ellerinden aldılar.

Ama her yerde kazanamadılar. Direnişlerle, isyanlarla karşılandılar. 2000’ de Prag’ da günlerce protesto edildiler. Küreselleşme karşıtları toplantı yapılan binaları sardı. Paranın patronlarına karşı sokağa çıktılar. Grevler yaptılar. Venezüella, Güney Kore, Bolivya’ da büyük isyanlar yaşandı. Kaçmak zorunda kaldılar.
Şimdi Türkiye’ ye geliyorlar.
IMF ve Dünya Bankası’ nın 13 bin kişilik heyetinin kalacağı otellerin şimdiden dolmuş olması krizde sevindirici bir habermiş gibi gösteriliyor. Oysa yapılan organizasyonun parası emekçilerin cebinden çıkan vergilerle ödenecek.

Bu dünya satılık değildir.
Hayatlarımızı IMF ve Dünya Bankası Kurulları belirleyemez.
Kan emicilerin kârları değil, 6 milyar insanın yaşamı önemlidir.
Kapitalizmin efendilerine dur demek için dünyanın gerçek sahipleri;
İşçiler, öğrenciler, emekçiler, kadınlar, yoksullar, sendikalar, emekten yana olan tüm güçler “IMF ve Dünya Bankası” na karşı antikapitalist harekette birleşelim.

Onları İstanbul’da görmek istemeyen herkes,
Harekete geçelim. Kazanmak mümkün!
6 milyarın sesini ve taleplerini yükseltelim.
6-7 Ekim’de sokaklarda sermayenin değil, emeğin rüzgarını estirelim.
Antikapitalist Blok, kâr değil insan diyen herkesi büyük bir karşı koyuş gerçekleştirmeye çağırıyor.
Antikapitalist günler başlıyor!

Kampanya web adresi
Kampanya Facebook adresi

Türk solu ve sosyalistleri aslında hem sosyolojik hem de örgütsel açıdan ciddi bir güce sahiptir. Türk-İş içinde kendini sol/sosyalist olarak ifade eden sendika yöneticileri yaklaşık 100 bin işçiye önderlik ediyor. DİSK içinde 150 binin üzerinde örgütlü işçi var ve sendikal önderliği sol ve sosyalistlerden oluşuyor. Bir diğer emek örgütü KESK’te yaklaşık 250 bin kamu çalışanı örgütlü ve önderlik sosyalistlerin elinde. Bunun yanında birçok siyasal parti mevcut. CHP, ÖDP, TKP ve diğerleri. Bu tabloyu inceleyince insan solun sosyolojik ve siyasal gücü olduğunu rahatlıkla görebilir. Bunun yanında Türk solunun ittifak olarak görebileceği Kürt hareketi var. Yaklaşık 30 yıldır Türk hükümetlerini siyasi açıdan sıkıştıran ve son seçimlerde 21 milletvekili çıkarmış güçlü bir sol Kürt muhalefeti.

Oysa Türk solu siyasi acizliğini 1980 askeri darbesine ve dünyada sosyalizmin popülerliğini yitirmesine bağlıyor. Eğer durum bu denli vahim olsaydı az önce sözü edilen kitle örgütlerinde Türk solunun mevcudiyetinden söz edilemezdi. Darbenin ardından neredeyse 30 yıl geçti ve hâlâ gerçek anlamda sol bir muhalefet şekillenemedi. Bunun sancılarını son 20 yıldır katmerleşen acılarla yaşıyoruz. Önce ‘89 bahar eylemeleri, özelleştirmelere ve mezarda emeklilik yasasına karşı gelişen işçi sınıfının mücadelesinde yaşadık. Ardından barış talebini dillendiren Kürt hareketi, 28 Şubat ve bir dizi darbe teşebbüsü, Hrant Drink cinayeti ile gelişen toplumsal tepki ve duyarlılık içinde sol gözlemci pozisyonuyla bu muhalefetin dışında bıraktı kendini. Son olarak hükümetin barış girişiminde de, sol, gözlemci niteliğinden barışa engel bir tutumun içine doğru yuvarlandı.

Bugün Türk solu ve sosyalist solunun büyük gövdesi siyasi alanda varlığını egemen sınıfın en gerici kanatlarının yanına düşerek gösteriyor. Bunların en belirgin örneği CHP ve Perinçek’in liderliğindeki İP’dir. CHP ve İP önce Refah Partisi’nin, ardından AKP’nin yükselişine karşı ucube bir ‘laiklik’ anlayışıyla demokratik mücadelenin dışına düştü. Önce Refah Partisi’ni ardından AKP’yi ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek askeri darbeye zemin hazırlamaya çalışanların ekmeğine yağ sürüldü. O bilinen görkemli Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyerek askerler darbeye açıkça davet edildi. Baykal, Ergenekon soruşturmasında dava sanıklarının avukatlığına soyunarak derin devletin bir partisi gibi tutum aldı. Sol partiler olarak anılan CHP ve İP, hükümet Kürt açılımını telaffuz ettiği an sıkı bir Kemalist çizgi ile barış karşıtı tutum aldı. Sol olarak algılanan CHP ve İP Kemalist, Ergenekoncu ve barış karşıtı olarak siyasi yaşamımızda yerini perçinlemiş oldu.

Sosyalist solda kendini tarif eden TKP de Kemalizm’in tamamlayıcı ideolojisi olarak Stalinizm ile sıkı bir bağ kurmuştur. TKP gelişen toplumsal muhalefete göre bazen katıksız bir Kemalizm, bazen de katıksız Stalinizmi savundu. “Barış süreci ABD plânı” diyerek ‘Türkiyeli Açılım’ önererek ve Kürt hareketinin taleplerini dikkate almayarak barış karşıtlığına savruldu. Barış sürecinde ezilen halkın yanında bir siyaset geliştirmeyerek Kürt hareketini köşeye sıkıştırma siyaseti olan Kemalist eksende durmayı benimsedi.

ÖDP, Refah Partisi’nin iktidarında ‘Ne şeriat, Ne darbe’ perspektifiyle siyasi açıdan ortada durarak sürece seyirci kalmıştı. Ergenekon sürecinde de yeni ÖDP başkanı Alper Taş, “28 Şubat’ı gerçekleştirenlerle Ergenekon operasyonunu yürütenler aynı kişiler. Ergenekon konusunda tereddütlü görünmemizin nedeni iktidar güçleri arasındaki çarpışmada taraf olarak görünmek istememizdir” gibi açıklamalar yaparak sağa kayışın en belirgin örneğini sundu. 28 Şubat’ta sesiz kal, Ergenekon konusunda sessiz kal, yani siyaset yapma! Peki, ÖDP ne işe yarar? Nasıl solculuk yapacak? 28 Şubat’ta hesap sorma, darbecilere ses çıkarma, Ergenekon cinayet örgütü bizi ilgilendirmez, diye kestirip at! Sol bir siyasal önderliğin nasıl inşa edileceği konusu ÖDP örneğinde tam bir muamma olarak karımıza çıkar.

İmam Hatip mezunu Alper Taş, “Din, toplum ve sosyalizmi masaya yatıracağız. Türkiye toplumunun inanç ve değerler bütünü var. Halkımız, anamız, babamız, komşumuz sınıf ilişkileri içinde aslında solda duruyor ama siyasi tercihini inançlarından dolayı sağdan yana kullanıyor” demiş. Bu demeçleri verirken hiç düşünüyor mu bilemem ama sanırım halkımızın inançlarını yıkarsak bu memlekette solu iktidara getireceğiz demek istiyor. Siyasetten vazgeçeceğiz yani. Yani Venezüella halkı Katolik olmaktan vazgeçip Chavez’in peşine takıldı. Rusya’da 1905 ve 1917 işçi konseyleri kurulduğunda Lenin ve Bolşevikler işçi ve emekçileri dinsizleştirmeyi becerdikleri için iktidarı aldılar yani! Bu açıklamalar Kemalistlerin “modernleşmeyi başaramıyoruz çünkü halkımız çok Müslüman” demelerini anımsatıyor. İmam Hatip mezunları yanlış anlamasınlar ama, bizim Alper Taş okulundan çok nefret etmiş olsa gerek ki ilk iş olarak halkın inançlarını değiştirmeyi kafasına koymuş ve bunu da sosyalizm adına yapacakmış. Oysa sosyalizm ezilenlerin haklarını savunur. Dolayısıyla Taş, İmam Hatip mezunu olarak üniversite sınavında haksızlığa uğratan katsayı sorununu ele alsa, sanırım daha hayırlı olurdu.

Alper Taş’ın incileri bitmez. Birgün gazetesinde “Askerin siyasete müdahalesine karşı da mücadele edelim, derin devletin, çetelerin olduğu yerde de demokrasi olmaz. Ama piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz. Piyasa, zenginlerin lehine bir demokrasi inşa ederken, yoksulların aleyhine demokrasiyi daraltıyor. Bir kısım sol, sınıfsal ve sosyal meselelerin bugün geri planda kaldığını, bunların üzerinden sol siyaset inşa edilmeyeceğini, kimlik eksenli siyasal taleplerin geçerli olduğunu savunuyor’ diye yazdığında hangi pozisyona düştüğünün sanırız farkında değildi. Sonrasında darbeci/kemalist Özdemir İnce Hürriyet'teki köşesinde Taş'ı destekleyen Vesayetsiz Demokrasi Safsatası başlıklı bir yazı yazmış ve bu yazı ÖDP sitesine de konmuştu. Bu analiz bırakın kendini devrimci ve sosyalist bir geleneğin devamı olarak görme kaygısını taşımayı, partisinin adına bile ihaneti içerir. Sormak lazım neden hala Özgürlük ve Demokrasi Partisi adını taşıyorsunuz, diye.

ÖDP bu perspektifle Ortadoğu siyasetinde de aynı hataya düşer. Sanılıyor ki ‘sosyal ve siyasal meseleler’ demokrasi mücadelesinin dışında. Eğer bu böyle olsaydı ABD’nin Irak’ı işgaline karşı, Filistin’de Siyonist işgale karşı, Honduras’ta darbecilere karşı ve İran’da mollaların diktatörlüğüne karşı sol hiç ses çıkarmamalıydı. Çünkü: ‘piyasanın gölgesinde de demokrasi olmaz’, boşuna kendimizi helak etmeyelim diyerek bir köşede sıçan gibi beklerdik. Alper Taş ve onun gibi dar kafalı “solcular” kimlik siyasetini dışlayarak Kürt sorununa duyarsız kalmaya çalışıyorlar.

Kürt sorunu aynı zamanda sınıfsal ve sosyal yanlar içerir. Ancak bugün bir Kürt işçi ve emekçisi için hâkim sorun kimlik sorunudur. Siyasi çatışma bu sorunun üzerinde odaklanıyor. Eğer derdiniz varsa Türk egemen sınıfına karşı açık tutum almalısınız. Savaşan güçler karşılıklı olarak burada odaklanıyor. Yani ya Türk devletinin yanında yer alacaksınız ya da Kürt halkının. Başka her türlü seçenek son tahlilde Türk devletinin yanında yer almanıza neden olur. Bu gün çıkıp kimse sol adına Kürt hareketini karşısına alıp akıl vermesin. Bir şey yapacaksanız savaşan tarafları masaya oturmaya zorlamalısınız. Bu ancak Kürt hareketini eleştirisiz desteklemekle olur. Çünkü masanın etrafında iki çatışan güç var. Üçüncü bir güç olarak oturamazsınız. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır’a gidip açıklama yapmanız bir anlam taşımaz. Ezen ulusun “solcusu” olarak İstanbul’da bütün gücünüzle barış mitingine destek vermeniz gerekirdi. Oysa yüz kadar üyeniz ile mitinge katılmak yalnızca semboliktir, durumu kurtarma anlayışınızı yansıtır. Kürt hareketine yaklaşımınızın samimiyetsizliğini gösterir.

Türk solu evet, büyük bir güç. Sosyal ve örgütsel gücü var. Ancak Türk solunun önemli bir bölümünün Stalinizmin çeşitli versiyonlarıyla ideolojik angajmanı vardı. 1989 öncesi Rusya ve doğu bloğu ülkelerinde Stalinizm iktidardaydı ve sol değildi. Yalnızca ABD emperyalist bloğuna karşı bir konumlanışı vardı. Marksizm ‘tek ülkede sosyalizm’ lafazanlığıyla çarpıtılarak bu konumlanış meşrulaştırılıyordu. Ancak iktidar dışında sınıf mücadelesinde konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Çin devrimi, Castro’nun ulusal kurtuluş mücadelesi, Vietnam savaşı ve benzeri ulusal hareketlerin Stalinizmi benimsemeleri, bu ideolojinin dünya çapında popülerleşmesini sağlıyordu. Bundan dolayı toplumsal hareketler için ideolojik referans noktası olarak öne çıkmıştı. İktidar mücadelesinde muhalifette konumlanan Stalinistler solda telaffuz ediliyordu. Türkiye’de sosyalist hareket o dönemde faşist hareketin fiziksel saldırılarına karşı anti-faşist direnişle şekilleniyordu. Faşistler Sokak hâkimiyetini sağlamak istiyorlardı. Stalinist hareket buna karşı mücadeleci tutumuyla solda pozisyon alıyordu. Bugün faşist hareket solculara ‘80 öncesi gibi saldırmıyorsa solun sokakta var olamamasındandır. Ancak Kürtleri ve Kürt halkının yanında olanları hedef göstererek demokrasi düşmanlığını daha açık yapmaktadır. Stalinistler ve solcularsa milliyetçilik ekseninde konumlanarak solculuklarını kanıtlamak istiyorlar. AKP hükümetini ‘şeriatçı’ olarak değerlendirerek toplumun demokratik özlemleri için hiçbir çaba göstermiyorlar. Böylelikle ‘80 öncesi oluşan muhalif damarlarını her geçen gün biraz daha törpülüyorlar.

Stalinistlerden sol bir muhalefet bekleneceği umudu gün geçtikçe sorgulanır hale gelmiştir. Eksik olan solculuklarıdır. Bu sağa kayış yeni bir Silivri bile doğurabilir. Tarih, Türk soluna bir kez daha fırsat tanıyor. 28 Şubat’ı, darbeleri, Ergenekon’u ıskalayan solun önüne Kürt sorununu koyuyor. Barış sürecinde solun bugüne kadar aldığı tutum Kürt hareketini dışlayan, küçük gören bir anlayıştı. Barış sürecinde sağ sapmadan kurtulmak için Kürt hareketini eleştirmeden, yanında değil arkasında durmak gerekir. Bu Kürt hareketinin peşine takılmak değildir. Bu barışın peşine takılmaktır. 30 bin Kürt gencinin öldüğü bir savaştan söz ediyoruz. Kimse dışarıdan gazel okumasın. Türk solu ve Stalinist sol önümüzdeki dönemde sol muhalefetin içinde konumlanabilecek mi, yoksa sağ kulvarın parlayan yeni yüzü mü olacak? ÖDP’lilerin Roni Margulies’e yönelttikleri saldırı hiç umut verici değildi…

Cumartesi, Eylül 5 1 yorum

Cumhurbaşkanı A. Gül göreve seçildikten sonra 7 Eylül 2008’de milli maç için Erivan’a gitmişti ve kıyamet kopmuştu. Kemalist ve ırkçı güçler bu ziyarete şiddetle karşı çıkmışlardı. 1993 yılında Azerbaycan-Ermenistan savaşının ardından Azerbaycan devleti Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgal edildiği öne sürmüştü. Türk devleti de bunu gerekçe gösterip sınırı kapatmıştı. Türk devletinin Ermeni halkıyla yaşadığı problemler aslında çokuluslu Osmanlı devletine dayanır. 1915 ‘Büyük Facia’sı olarak adlandırılan tehcirde 1 milyon Osmanlı Ermenisi "yok" edilmişti. Türk devleti bu olayı sürekli inkar ederek Ermenistan ve diaspora Ermenilerinin abartısı olarak yorumladı.

Cumhuriyet döneminde de Kemalist devletin etnik homojenleştirme siyaseti aralıksız devam etmişti. En önemli hukuksal ayağını da "Varlık Vergisi" oluşturmuştu. Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin Osmanlı'dan gelen ekonomik etkinlikleri bu dönemde budanmıştı. Lozan’da azınlık haklarına garanti verilse de, Kemalist iktidar azınlıklara karşı asimilasyon siyasetini benimsedi. Kıbrıs olaylarının ardından Patrikhane ve Rumlara karşı başlatılan kampanyalar sonrasında gelen 6–7 Eylül olayları, bu etnik homojenleştirme siyasetinin devamı niteliğindeydi. Kemalist devlet komşu ülkelerle yaşadığı her sorunda kendi azınlıklarını sürekli pazarlık kozu, şantaj malzemesi olarak gördü. Bu bakış açısı bütün azınlıkları günümüze dek huzursuz bırakmıştır.

Kemalist iktidarın yakın döneme kadar Türk etnik gurubunu temel alarak oluşturmaya çalıştığı milliyetçi sacayağının en önemli ayağı Ermenistan’a dönük siyasetinin üzerine kuruluydu. Hükümetin imzaladığı ve kısa bir süre sonra sınırların açılmasını içine alan protokol anlaşması halkların kucaklaşması için önemli bir gelişmedir. Yılardır kin ve nefret tohumlarını ekenler, şimdi telaşla anlaşmaya karşı çıkmaktadırlar. Çünkü beslendikleri zemini kaybetme tehlikesini yaşıyorlar. CHP ve MHP geleneksel Kemalist politikayı gizlemek için 1993 yılında Ermenistan’ın Karabağ işgalini öne sürüyorlar. Ermenistan’ın Karabağ’dan çekilmesini şart koşuyorlar.



Rus emperyalizminin girdiği kriz sonucu Ermenistan ve Azerbaycan egemen sınıfları Karabağ üzerinde hak iddiasında bulundukları için birbirleri ile çatışmışlardı. 1918'de Ermenistan ve Azerbaycan devletleri kurulduğunda, Karabağ Ermenistan’a bağlanmıştı. Son olarak 90'lı yılların başında Rusya’ya bağlanan Karabağ Azerilerin baskısıyla Azerbaycan’a bağlandı ve çok kısa bir sürenin ardından da Karabağ Ermenileri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu kararın üzerine Karabağ’ın özerk statüsü Azerbaycan tarafından kaldırıldı. Bunun üzerine çatışmalar çıktı ve Ermenistan Karabağ’ı kendi egemenliğii altına aldı. '89 yılında yapılan nüfus sayımında Karabağ’da % 70 oranında Ermeni halkı yaşıyordu.

Karabağ sorununu çözecek olan Karabağ’daki halktır. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın bu doğrultuda Karabağ’ın kendi kaderini kullanma hakkı olduğu açıklaması taraflar açısından çok olumlu oldu.

Türk hükümetinin sınırların açılması konusundaki tutumunun olumlu karşılanması gerekir. Yıllardır nefretlik ve düşmanlık tohumu eken Kemalist siyasete inen bir darbe olması açısından önemlidir. Bu hükümeti desteklediğimiz anlamına gelmez. Halkların kucaklaşmasının önünü açacağı için de sınırların açılmasını olumlu karşılamak gerekir. Ancak hükümet bunu son dönemde gündeme getirdiği Kürt halkına dönük barış açılımının hayal kırıklığını gizlemek için kullanıyorsa, büyük bir hata yapmış olur. Hükümet Kürt hareketine karşı uluslararası kamuoyunu yanına çekmek için ezeli düşmanı olarak gördüğü Ermenistan’la barışıyorsa Kürt hareketini hafife alıyor demektir. Bizim isteğimiz aynı tutumun Kürt halkına da gösterilmesidir. Kürt halkının en son 1 Eylül'de Diyarbakır'dan yükselttiği barış çağrısına hükümetin acilen yanıt vermesini istiyoruz. Hükümetin barış ve demokrasi için atacağı her adım desteklenmelidir. Çünkü sol ve sosyalistler barıştan yanadır. Demokratik adımların atılmasından yanadır.

Türk solu ve milliyetçi sosyalistleri dar kafalılığı bırakıp Kürt halkının barış çağrısına koşul aramadan destek çıkmalıdır. Bunun için ırkçı ve şoven güçleri teşhir etmelidir. Çünkü bu güçler savaştan, kin ve nefretten beslenirler. Bugün bu sınırın açılmasına da karşı çıkıyorlar. Bizim çok değerli bazı Avrupa karşıtı solcularımız da Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin baskısıyla Ermenistan sorunu için adım attığını söyleyerek sürece karşı çıkıyorlar. Bu olumlu adımı desteklemek Avrupa Birliği'ni savunmak anlamına gelmez.

Hükümetin Ermenistan açılımında niyeti ne olursa olsun süreç hakların kucaklaşmasının, komşu ülkelerle barış tohumların ekilmesinin önünün açılması anlamına geliyor. Karabağ sorununu öne çıkarıp sürece karşı çıkılmamalıdır. Eğer sürece karşı çıkılırsa Ergenekoncu, darbeci gerici güçlerin yanına düşülür. Çünkü onlar Türk milliyetçiliğinin zayıflamasından dolayı sürece karşı çıkıyorlar. Kürt halkıyla yapılacak barışa karşı çıktıkları gibi.

Perşembe, Eylül 3 0 yorum

Hepimizin, daha lisedeki Milli Güvenlik derslerinden beri bildiğimiz üzere Türkiye, dünyada en çok tehdit edilen ülkedir. Dünyada bu tehdit algısı bazı ülkelerde rejim, bazılarında ise toprak bütünlüğü içinken Türkiye her iki bakımdan da tehdit aldında olan bir ülkedir. Bu özelliğiyle de sanırsam dünyadaki biricik örnektir. Sovyetler Birliği yıkılmamışken, Sovyetler tarafından, İran kurulduktan sonra da İran tarafından rejim tehdit altındadır. Toprak bütünlüğü derseniz; hepten yanmışızdır. Topraklarımızda gözü olmayan komşumuz yoktur.( Azerbaycan hariç ) Bu yetmediği gibi bu dış mihrakların, içeride beslediği hainler de vardır. Hem iç hem de dış düşmanlara karşı tetikte olmalıyızdır. Bu yüzden sürekli silahlanırız, gerektiği durumlarda güç kulllanırız. Çünkü tehdit altındayızdır. Bu zihniyet, egemen ideolojiyi yeniden üreten ve aslında tüm komşuları için tehdit oluşturan bir algıdır.

Ermenistan ile olan ilişkiler de tam bu zihniyet üzerinden şekillenmektedir. Ermenistan'ın Türkiye topraklarında gözü vardır. Ermenistan, kardeş ülke Azerbaycan'ın topraklarını işgal altında tutmaktadır vs...

Milliyetçilik, her zaman olduğu gibi yine ihtiyacı olan düşmanı, mağduriyet söylemi üzerinden yeniden üretmiştir. Nüfusunun % 76' sı Ermeni olan Karabağ'ın (1989' daki sayıma göre) neden Azerbaycan toprağı olduğunu es geçmemiz gerekir. Geçtiğimiz hafta Baskın Oran' ın da Agos' ta yazdığı gibi dış politikada Azerbaycan tamamen kendi çıkarını kollarken -normal olan da budur-, Türkiye'nin Ermenistan sınırının açılmasından sağlayacağı faydayı düşünmemesi ve kardeşi Azerbaycan'ı kollaması lazımdır.

2008 Nisan ayında Kıbrıs' taki Lokmacı sınır kapısının açılmasını engellemek için iki tarafın da milliyetçileri, polisleri ve adadaki Türk ordusu var gücüyle mücadele etmişti. Ancak sınır açılıp, günübirlik pasaportsuz geziler iki tarafa da başladığında barış ve birleşik Kıbrıs umudu iki tarafta da artmıştı. Bugün Kıbrıs'ta müzakerelerin bu aşamaya gelmesinde bu normalleşme büyük bir etken oldu. Çünkü, halklar birbirlerine dokundular, oluşturdukları ortak kültürü fark ettiler ve birbirlerinin acılarını anlamaya başladılar.

Bugün de bu normalleşmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz konu, komşumuz Ermenistan ile olan ilişkilerdir. Hem 1915 "Büyük felaketinin" anlaşılabilmesi, hem de bu " dört tarafımız düşmanlarla çevrili" masalının son bulması için ilişkilerimizin normalleşmesi gerekmektedir. Bu normalleşmenin yolu da sınır kapısının açılması ve kapıya -her iki toplum için de sembolik olarak çok büyük anlam yükleyecek olan-Hrant DİNK adının verilmesidir.

Bu kapının açılmasının hem Doğu Anadolu hem de Karadeniz ekonomisini canlandıracağını iktisatçılar söylüyor - Kars belediyesi de geçtiğimiz dönem kapının açılması için imza toplamıştı-; Türkiye'nin, Kafkas coğrafyasındaki etkisini arttıracağını uluslararası ilişkiler uzmanları söylüyor; ilişkileri normalleştireceğini, Türk milliyetçiliğinin besin kaynaklarından birini kurutacağını, hem komşumuz Ermenistan ile hem de kendi kapı komşumuz Türkiye Ermenileri ile artık barışmamızı, sağlıklı bir geleceği birlikte inşa etmemizi kolaylaştıracağını da bizim gibi ırkçılığa, milliyetçiliğe karşı olan aktivistler söylüyor.

AKP hükümetinin de sınırı açabilmek ve bu mantıksızlığa son vermek için niyetli olduğunu görüyoruz. Ancak, Abdullah Gül'ün Ermenistan'daki maça gitmesine bile itiraz eden bir muhalefet ve egemen ideolojiyi yeniden üretmek, dış politikadaki etkinliğini azaltmamak isteyen bir ordu varken; AKP ülke içi dengeleri bir şekilde gözeterek, bu iç baskıyı ABD ve AB yoluyla tasfiye ederek sınırı açmaya çalışacak. Obama'nın bu konudaki söyleminden sonra ciddi yol alınması da bunun göstergesidir. Sonuç olarak sınırın açılmasının çok yakında olduğu kanaatindeyim.

Fatih KIYAK
Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi
fatih.kyak@gmail.com

Çarşamba, Eylül 2 0 yorum

Mucizevî bir gelişme olmazsa 31 Ağustos 2009’da AK Parti hükümetinin içişleri bakanı Beşir Atalay barış projesini açıklayacak. Yani 1 Eylül Dünya barış Günü’nden bir gün önce. Seçilen günün tesadüfî olmadığı yeterince açık. İnce hesapların döndüğü aşikâr. Yine de olumsuz bir açıklama olmayacaktır. Ertesi gün birçok büyükşehirde barış kutlamaları düzenlenecek. Hükümetin beklentileri boşa çıkaracak bir açıklama yapması durumunda bu kutlamaların protestoya dönüşmesi söz konusu. Hükümetin bunu göze alması zor bir ihtimal.

Kürt halkı önceden olduğu gibi barış gününe kitlesel katılacaktır. İlk defa hükümetin Kürt halkını resmen tanımasından dolayı kutlamalarda coşku ve zafer hâkim olacaktır. Ancak hükümetin açıklayacağı projenin kalıcı ve sınırlandırıcı çözüm sunmasını beklemek büyük bir yanılgıdır. Birkaç maddede anayasal değişikler, eğitim alanında ve yerleşim bölgelerinin isimlerinin değişimi gibi kısmi açılımlar beklenmelidir. Başka siyasal açılımlar ancak bu süreçten sonraki duruma göre atılacak adımlar olarak masanın çekmecesinde bekletilecektir.

Bunu Öcalan’ın barış projesi için hazırladığı yol haritasının geciktirilmesi ve muhatap tartışmalarından anlamak olası.

Her halükarda bir barış masası oluşturulmuştur. İyi veya kötü. Solun geneli bu sürece kuşkuyla yaklaşmaktadır. Solun bir kısmı hükümetin din hassasiyeti olan bir gelenekten gelmesinden dolayı şeriatçı olduğunu düşünüyor ve de getirilen bu projenin yalnızca hükümete yarayacağı kanısı hâkim. Solun bir diğer kısmı da projenin Amerika’da hazırlandığın dolayısıyla proje muhataplarının hiçbir katkı ve zorlamasının olmadığını söyleyerek sürece kuşkuyla yaklaşmaktadır. Oysa Kürt sorunu, yaklaşık 100 yıla yayılarak yaşanan canlı bir sorundur. Kürt halkının dört ayrı bölgeye ayrılması, hâkim ülkelerin egemenliği altında tutulması, Kürt halkı tarafından onaylanmadığı gibi, bu bölünmüşlüğe karşı verdikleri mücadelelerle doludur. Güneyde bu sorun önce Saddam rejimine karşı belli kazanımlar elde etmiş ardından Amerika’nın Irak işgali ile kazanımlarını kalıcı hale dönüştürmüşlerdir. Türk solu her şeyin müsebbibi olarak Amerika’yı gördüğünden bu tarihsel mücadeleyi görmemezlikten geliyor. Dolaysıyla süreci Amerikan oyunu yaftasını yapıştırıp barış sürecine uzak duruyor. Sol yaşadığı coğrafyayı siyasi açıdan tahlil ederken hâlâ kendi geleneğinin şablonlarıyla bakmaktadır soruna. Ya üçüncü dünya ideolojileri ya da Stalinist ideolojik kalıpların uzantısı olan milliyetçi, sosyal şoven bir bakış açısı...

Masanın bir tarafında sermayenin gözdesi AK Parti var. Devlet partisi CHP ve ırkçı faşist parti MHP Kürt masanın dışında gözükmektedirler. Masanın diğer tarafında Kürt hareketinin legal temsilcisi DTP var. DTP eşbaşkanı Ahmet Türk, Kürt hareketinin temsilcisinin yalnızca kendileri olmadığını. Abdullah Öcalan’ın da olduğunu söylemektedir. Böylelikle asıl muhatabın adresi gösterilmiş oluyor.

Belli ki hükümet başına buyruk davranmayacaktır. Yerel seçimlerde hükümet Kürt bölgelerindeki yenilgiyi unutmamıştır. Aynı yenilginin batıya kayması uzak bir ihtimal değildir. Toplumda bir barış umudu yaratılmıştır ve bu beklentiye yanıt üretilmek zorundadır. İçişleri bakanı her ne kadar partiler ve sivil toplum örgütleri ile istişarelerde bulunsa da masa da yalnız kalmıştır. Gelinen bu noktadan geri adım söz konusu değildir.
Savaşacak güç olsa, harcanacak para olsa bu kirli savaş devam ederdi. Ne takat ne de akçe kalmıştır. Türk devletinin bu "engeli" aşmadan bölgesel güç olamayacağı açıktır. Bu kirli savaşın pisliği Ergenekon soruşturmasıyla açığa çıkmıştı...

Anlaşılan hükümet bu ayın son günü barış sürecini resmen başlatıp yasal yükümlülüklerini bir takvim ile belirleyecek. Bu barış sürecinde hükümet tarafı güçlü olursa Kürt hareketinin kazanımları sınırlı kalacaktır. Batıda barış sürecini kendi lütufları olarak sunmaya çalışacaktır. Böylelikle demokratik muhalefetin önünün de kesilmiş olacağı düşünülüyor.CHP ve MHP bu projeye karşı çıkarlarken Kürt hareketine karşı hükümetin elini güçlendiriyor. Hükümet pazarlık masasında Kürt temsilcilerine karşı gösterdikleri muhalefeti öne çıkararak atabileceği adımları savsaklamak isteyecektir. Çünkü Kürt hareketini belirleyen dinamik örgütlü ve kararlı emekçi halktır. 40 bin insan öldü derken bunun 35 bininin yoksul Kürt emekçi çocukları olduğu unutulmamalıdır. Kürt sorununun parlamenter mücadeleyle kendini açığa çıkarmadığını anımsatmakta yarar var sanırım. Barış sürecinde hükümet böyle bir devrimci dinamikle karşı karşıyadır. Atılacak adımı ona göre atacaktır.



Kendini ezilenin yanında, demokrasinin ve adaletin yanında gören herkes ama herkes vicdanının sesini dinlemelidir. 40 bin insanın öldüğü, 18 bin faili meçhul cinayetin işlendiği, 500 milyar doların harcandığı ve binlerce köyün boşaltıldığı bir dönem yaşadık. Bunun yanında 28 Şubat postmodern darbe ve üç askeri darbe girişimi. Hala yürürlükte olan 80 darbesinin anayasası. Barış süreci herkes için bir fırsattır. Türk solu eğer siyasi bir güç olmak istiyorsa ezen ulusun işçi ve emekçilerinin desteğini alabileceği koşullar oluşmuştur. Sol zihinleri açık ve kulak kabartmış kitleye barışı neden istediğini anlatmalıdır. Bu milliyetçiliğe sarılarak, barışa burun kıvırmakla olmaz. Bütün miliyetçi argümanlar dışlanmalıdır. Barışa en iyi destek ezen ulusun işçilerinin ve emekçilerinin Türk milliyetçiliğinden uzak durmasını sağlamaktır. Kürt halkının her talebi Türk milliyetçiliğine inen bir darbedir. Ezen ulusun solcuları her zaman sınıf mücadelesini temel alır. İşçi devleti için mücadele eder. Farklı ulusun işçilerini ve emekçilerini bir burjuva devlette bir araya tutmanın şoven bir milliyetçilik olduğunu bilirler. Ezilen ulusun her demokratik başkaldırısı haklılık içerir ve ezen ulusun işçi sınıfının önünü açar. Yani sınıf mücadelesini körükler. Sol bunu göremiyor. Sanki Kürt hareketi işçi sınıfının önünde engel gibi agılanııyor.

Solun görevi hükümetin barış projesine karşı çıkmak değil bu projeyi ileri taşımak olmalıdır. Demokrasi mücadelesinde yer almak isteniyorsa demokrasi mücadelesinin en ön saflarında yer almalılar. Bunun adı bir gün başörtüsü yasağına karşı çıkmak olur, bir diğer gün Ergenekon soruşturmasının karartılmasına karşı çıkmak olur. Nasıl Hrant Dink cinayeti protesto edildiyse, Darbeye Karşı 70 Milyon Adım kampanyalarında bulunulduysa bu barış sürecinin de takipçisi olmalıyız. Kürtlerin taleplerini koşul getirmeden desteklemeliyiz. Nasıl biz kendimizi yönetmek için siyasal araçlarımızı kullanıyorsak onlar için de istemeliyiz. Eğer ayrılmak isterlerse onun da güvence altına alınması için mücadele etmeliyiz. Her halkın ve bireyin kendini yönetme hakkı olduğu unutulmamalıdır. Özgürlük herkesindir ve dilediği gibi kullanır. Bizler; demokratlar ve sosyalistler özgürlüğün yanında olmalıyız. Yeni bir dünya ancak özgürlüklerin kazanılmasıyla kurulacaktır. 1 Eylül Dünya Barış Günü'ne katılarak barışın güçlü sesi olalım. Kürt halkının gücüne güç katalım.

Pazar, Ağustos 30 0 yorum

Subscribe here